19 Ocak 2018
%AM, %21 %471 %2017 %10:%Ara

“Yeni toplumsal hareketler’’ ne kadar ‘’yeni’’/Sibel Özbudun

Tarih sona ermiş, proletaryayla vedalaşılmış, “büyük anlatılar” çağı kapanmış, bir tahlil aracı olarak ekonomi politik yerini semantiğe, psikanalize, hermönötiğe; emek sömürüsüne dayalı kapitalizm hazların manipülasyonuna dayalı tüketim toplumuna; sınıf ise kimliğe bırakmıştı. Oysa kitleler sosyalist sistemin dağılmasının ardından kesin ve nihaî zaferini ilan ederek yeryüzünü yağmalamaya koyulan neoliberal kapitalizme karşı ayaklanmakta gecikmediler. 1994 yılbaşında Meksika’da NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması)’nın yürürlüğe girdiği gün Chiapas eyaletinde ayaklanma başlatan Zapatista Maya yerlileri uzunca bir zamandır süre giden mayalanmanın sembolik işaret fişeğini çakmıştı. Onu, bir dizi ayaklanma ve kent savaşları izledi. Kabaca anımsayalım mı?

 MERKEZİ(21.12.2017)-Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği 1991’de lağvedildi… Yeryüzünün ilk işçi devleti, böylelikle, görkemli kuruluşundan 74 yıl sonra, kapitalizm karşısında likide oldu.

Hani Nâzım der ya: “Yenildiler./ Yenenler, yenilenlerin/ dikişsiz, ak gömleğinde sildiler/ kılıçlarının kanını…”

Öyle oldu. Kapitalizm, “zafer” sarhoşluğuyla daldı 70 küsur yıllık korkulu rüyasının bağrına. Parçaladı, yağmaladı, özelleştirdi, mafyalaştırdı, güvencesizleştirdi, işsizleştirdi, pahalılaştırdı, çerini-çöpünü yığdı vitrinlerine… Yüz binlerce Sovyet yurttaşı, yerinden yurdundan oldu, niteliğinin çok altında işlerde karnını doyurabilmek için. Mühendis bahçıvanlar, doktor çocuk bakıcıları, fizyoterapist fahişeler, ziraat uzmanı inşaat işçileri… Saçıldı dünyanın dört bir yanına…

Ancak kaybeden sadece Sovyet yurttaşları değildi… Hepimiz kaybettik. Kapitalizm kendini “muzaffer ve ebedi” ilan ederken, sosyalist sistem tarafından terbiye edilmiş hâlinden acilen sıyrıldı. “Sosyal devlet”in sonunu ilan ederek 19. yüzyıl başındaki “vahşi” günlerine irca etti. “Komünizm yenildi” diye bayram eden Avrupalı küçük esnaf, orta hâlli çiftçiler, düz memurlar, tezgâhtarlar bir çırpıda her an kapının önüne konulma tehdidiyle karşı karşıya buldu kendini. Sosyal güvenceleri bir bir ellerinden alındı, örgütleri tasfiye oldu, emeklilik hakları ötelendi, maaşlar, ücretler yükselen fiyatlar karşısında eridikçe eridi…

Zengin Kuzey’in paslı kuşak sanayi tesislerini ihraç ettiği Güney ise ucuz emek deposu, talan edilecek kaynaklar coğrafyası, atıklar için çöplük olma misyonunu üstlendi, “küresel piyasa ekonomisi”nin yeni iş bölümünde. Ve gözünü kâr hırsı bürümüş yeniyetme çakal sürülerinin etnik ya da radikal dinci kisvelerle sağa sola saldırdığı, boğuştuğu, küresel iklim değişimlerinin kaprislerine teslim bir yıkım coğrafyasına dönüştü…

Kuzey’de işçi sınıfının gözlerden yitmesine ve eskiden sanayi merkezi olan kentlerin finans, bilişim, ticaret ve tüketim merkezlerine dönüşmesine, sol entelektüeller nezdinde yükselen postmodern ideoloji/sizlik eşlik ediyordu. Batılı sol entelektüeller yenilginin faturasını Marx’a ve Lenin’e kesmekte gecikmediler. Yenilgi sonrasında sıkça rastlanan bir sendrom. Serinkanlı bir tahlille hataları, aksaklıkları, yanılsamaları, ihanetleri yerinde teşhis edip bunları düzeltecek yerde, mirası topyekûn reddederek tarihi sil baştan, kendinle başlatma sendromu… Umutsuz, umarsız, çıkışsız bir “ikona-kırıcılığı”…

Tarih sona ermiş, proletaryayla vedalaşılmış, “büyük anlatılar” çağı kapanmış, bir tahlil aracı olarak ekonomi politik yerini semantiğe, psikanalize, hermönötiğe; emek sömürüsüne dayalı kapitalizm hazların manipülasyonuna dayalı tüketim toplumuna; sınıf ise kimliğe bırakmıştı. Oysa kitleler sosyalist sistemin dağılmasının ardından kesin ve nihaî zaferini ilan ederek yeryüzünü yağmalamaya koyulan neoliberal kapitalizme karşı ayaklanmakta gecikmediler. 1994 yılbaşında Meksika’da NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması)’nın yürürlüğe girdiği gün Chiapas eyaletinde ayaklanma başlatan Zapatista Maya yerlileri uzunca bir zamandır süre giden mayalanmanın sembolik işaret fişeğini çakmıştı. Onu, bir dizi ayaklanma ve kent savaşları izledi. Kabaca anımsayalım mı?

 

1984

Brezilya’da Topraksızlar Hareketi (MST)’nin kuruluşu.

1994

Meksika/Chiapas’da Zapatista ayaklanması.

1996-1997

Arjantin’de Piqueteros hareketinin ortaya çıkışı.

1999

ABD’de Seattle muharebesi, Venezüela’da Hugo Chávez’in başkan seçilmesi.

2000

Bolivya’da su ayaklanması.

2000-2004

Filistin’de ikinci İntifada.

2001

Cenova’da G-8 protestoları, Porto Alegre’de Birinci Dünya Sosyal Forumu.

2002

Floransa’da Birinci Avrupa Sosyal Forumu.

2003

Küresel Irak Savaşı protestosu, Bolivya’da “gaz savaşları”.

2005

Lübnan’da “sedir devrimi”, Bolivya’da “sosyalizme doğru hareket” (MAS) adayı Evo Morales’in başkan seçilmesi.

2009-2010

İran’da “yeşil hareket”.

2011

Arap Baharı, Yunanistan, İtalya, İspanya’da “indignados” (öfkeliler) ayaklanmaları, ABD’de “Occupy Wall Street” hareketi.

2013

Tükiye’de Gezi ayaklanması.

2015

Yunanistan’ı sarsan grevler ve sokak hareketlerinin ardından “sol” koalisyon Syriza’nın iktidara gelişi.

 

Kuşkusuz eksik bir tablo... Ancak tarihin “sona ermediği”ni, dipten gelen dalganın iniş çıkışlı hareketini sürdürdüğünü, işçilerin, emekçilerin, yoksulların, dışlanmışların, ezilenlerin neoliberal kapitalizmin yeryüzü ölçeğinde sürdürmekte olduğu talan ve yağmadan, yoksullaşma, işsizleşme, yoksunlaşma cenderesindeki yaşamlarından hiç de hoşnut olmadıklarını, hoşnut olmamaya devam ettiklerini gösteriyor. Ve de bu tepkilerini, üstelik de küresel ölçekte artan frekansta, “sosyal patlamalar” hâlinde ifade ettiklerini.

1990 sonrası bu hareketler, “sosyal hareketler” olarak yeniden adlandırıldı. Ve raflar dolusu inceleme, araştırma, analiz sarıverdi bir anda ortalığı.[3]

Bu analizlerin ortak tezlerini birkaç başlık altında toparlamak gerekirse[4]:

- “Sosyal hareketler” terimi neoliberalizm çağında yoğunlaşan toplumsal dışlama, temsil krizi ve siyasal katılım mekanizmalarının aşınımı sonucu ortaya çıkan kolektif özneleri tanımlamada kullanılmakta. Fabrika/işyeri merkezli mücadelelerin neoliberal ekonomi politikaların devreye soktuğu “yerinden edilme” sonucu akamete uğramasıyla mücadele ekseni yerel/ teritoryale kaymıştır. Günümüzde sosyal hareketler konut, beslenme, ekoloji, kamu hizmetleri, insan hakları ya da kültürel haklar çevresinde yoğunlaşmaktadır.

- Siyasal özneler olarak tanınma isteklerine rağmen sosyal hareketlerin aktörleri, iktidar mücadelesine ve siyasi parti gibi kurumsal siyaset unsurlarına sıcak bakmamaktadır. Daha çok toplumu tabandan ve radikal biçimde dönüştürmenin peşindedirler. Zizek’in deyişiyle: “yaşam paradigmasında değişim”in… Bunun yolu ise devletlerden “özerk” kolektif yaşam biçimlerinin örgütlenmesidir: alternatif okullar, üretim-tüketim kooperatifleri, toprak işgalleri ve işgal edilen toprakların kolektif işlenmesi, kolektif mutfaklar, takasa dayalı ticaret vb. vb…

- Bununla bağlantılı olarak, otoriter ilişki biçimlerinden kaçınarak, yatay, hiyerarşik olmayan örgütlenme modellerini yeğlemektedirler.

- Yeni sosyal hareketler, ağırlıklı olarak neoliberal uygulamalar karşısında konumlarını yitiren, yoksullaşan, yerinden edilen, marjinalleşen vb. toplumsal kesimlerden devşirmektedir gövdesini. Bu eğilim Kuzey ülkelerinde eski toplumsal konum ve güvencelerini yitiren orta sınıfları da kapsayacak şekilde genişlerken [ki bu durum, bu ülkelerde hem ‘anaakım’laşmaya (Greenpeace, Yeşiller Partisi, Save the Children, Sınır tanımayan doktorlar vb.) hem de ırkçılık ve faşizme yatkınlığı açıklar] Güney’de ağırlıklı olarak “saçaktakiler”i (eğitim düzeyi son derece düşük “dışlanmışlar”: işsizler, yerliler, kırsal emekçiler, kent yoksulları…) devşirmektedir.

- Tahripkâr olmayan insan-çevre ilişkileri, kadınların kurtuluşu, kültürel farklılıkların tanınması gibi kimlik konularını gündemleştirirler;

- Ve nihayet, “yeni sosyal hareketleri” doğrudan eyleme dayanır. Yol kapatma, toprak, devlet dairesi, işyeri, meydan vb. işgalleri, miting ve yürüyüşler, kapitalist simgelere saldırılar (banka, bankomat, şirket binaları, AVM’ler...) vb…

“Yeni sosyal hareketler”in analistleri, bu hareketleri irdelerken “eski” eylemlilik biçimlerinden ayrıştırmaya özel bir özen göstermektedirler. Ve bunun için bir dizi tezat çiftine başvururlar: Dikey-yatay, merkezî-yerel, işyeri-mahalle, disiplin-haz, hiyerarşik-eşitlikçi, sınıf-kimlik, ekonomi politik-kültür…

Yeni sosyal hareketlerin kuramcıları

Bu “ikili zıtlıklar” ise, 1980’lerden bu yana politik “okumalar”a nüfuz eden post-yapısalcı düşünürlere dayanmaktadır: Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, Giorgio Agamben, ekolojist-anarşist Murray Bookchin ve “post-marksist” olarak nitelenmesi daha doğru olan Michael Hardt ve Antonio Negri…

Ne derler?

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, örneğin, Marksist düşünceye damgasını vurduğunu düşündüğü “üstyapısal görüngülerin çoğulluğunun üretim düzleminde toplumsal sınıflar arasındaki çelişkiye indirgenmesi”ni “sınıf indirgemeci” ve “özselci” bulur ve Marksizm’in “ekonomizm” ve “sınıf bilinci” gibi “özselci” kavramlarını Gramsci’den türettikleri “hegemonya” fikrine dayanarak aşmaya çalışırlar. Ancak “hegemonya” kavramının Marksist yorumunda yine de otoriter bir yön vardır; Laclau ve Mouffe post-yapısalcı felsefe, Lacan psikanalizi ve Wittgenstein lingüistik felsefesinden hareketle hegemonyayı yeniden tanımlamaya girişirler. Buna göre, dış dünya söylemsel olarak inşa edilmiştir ve söylemin dışında bir anlam yoktur… Hegemonya, söylemler çoğulluğunun eklemlenmesinden oluşur. Ancak söylemleri oluşturan gösterenlerin sabitlenmesi, her zaman arızi ve geçicidir.

Laclau ve Mouffe, sol hegemonyanın ancak ‘özgürlük’ ve ‘eşitlik’ yüzergezer gösterenlerinin toplumsal mekânların çoğullaş(tırıl)ması yoluyla demokratik bir söylem içerisinde sabitlenmesiyle kurulabileceği kanısındadırlar. Bunun toplumsal mücadelelere tercümesi, sol hegemonyanın yeni toplumsal hareketlerle -kadın, LGBTI, çevre, etnisite, barış- işçi hareketlerini, herhangi birinin diğerleri üzerinde tahakküm kurmaksızın, radikal ve çoğulcu bir demokrasi temelinde birleştirmekle mümkün olabileceğidir. Çoğulculuk, ancak bütün gruplaşmaların kendi geçerlilik ilkeleri üzerinde temellenmeleri ile “radikal” olabilir; yani hiç birinin bir diğerinin mantığına tabi olmamasıyla. Böylelikle, “radikal ve çoğulcu bir demokrasi projesi, birincil anlamında alanların denklikçi-eşitlikçi mantığın genelleşmesi temelinde azami özerkleşmesinden ibarettir.” Bunun için, her türlü tahakküm ilişkisini gayrimeşru gören bir duruş gereklidir.[5]

Kuşku yok ki “özerk, katılımcı ve temsili-olmayan politikanın en popüler ve etkili kuramcıları”[6] olan Michael Hardt ve Antonio Negri, “hegemonya”, “temsiliyet”, “karşıtlık”, “iktidar ilişkileri” gibi kavramlardan uzak durarak günümüzde “yeni toplumsal hareketlerin öznesini “çoğulluklar” olarak saptamaktadır. Onlara göre demokratik politika devlet ve temsiliyet dışıdır, yukarıdan aşağıya iktidar ilişkilerini reddeder ve açık yatay ağlara eşit biçimde ve doğrudan katılan özerk kalabalıkların işidir.

Ve Murray Bookchin’in “özgürlükçü belediyeciliği” ise politika pratiğini profesyonel, kariyerist politikacıların elinden alarak doğrudan yurttaşların eline vermek için doğrudan, yüzyüze meclisleri öngörmektedir. Devleti “tümüyle yabancı bir oluşum” olarak tanımlayan Bookchin’e göre çözüm özünde demokratik, yapısında hiyerarşisiz, ve rasyonel ve ekolojik bir topluma ulaşma mücadelesine adanmış özgürlükçü belediyeciliktedir. hâl böyle olunca, devletin bir proleter ayaklanması sonucu ortadan kalkması ilişkinsizleşecektir. Bookchin, bunun yerine halk meclisleri, mahalle komiteleri benzeri yüz yüze oluşumlar aracılığıyla devletin iktidarının içinin aşağıdan boşaltılmasını savunur…

Evet, “radikal demokrat”, “postmarksist” ya da “yeni sol”cu düşünürler, 21. yüzyılın başındaki toplumsal kalkışmalara bakıp, bize Marksizm’i, Lenin’i, Ekim Devrimi’ni aşan “yeni tip” bir muhalefetin biçimlenmekte olduğunu müjdelerler: hiyerarşik-olmayan, çok-parçalı, çok-sesli, iktidarı değil, toplumu, toplumsal yaşamı tabandan dönüştürmeyi hedefleyen, yatay, eşitlikçi, kolektivist, demokratik, gevşek örgütlenmeler…

 

Ne kadar “yeni”?: Paris Komünü ve Rusya’nın Sovyetleri

 

Ama bir şey unutulur: Bu tip oluşumlar “yeni” değildir ki! Her toplumsal altüstlük, her devrimci mayalanma “yeter artık!” diyen kitlelerde bu tip komünler çıkar ortaya… Çünkü nihayetinde devrimci momentler “üsttekilerin artık eskisi gibi yönetemediği, alttakilerin ise eskisi gibi yönetilmek istemediği” durumlardır. Yönetici sınıflar yönetebilme yetilerini yitirmişlerdir; kitleler ayaklanmış, yönetim aygıtları dumura uğramıştır. Böyle durumlarda ayaklanan kitleler inisiyatifi üstlenerek yaşamın sürmesini sağlayacak kurumları işletirler. Ekmeğin çıkması, hastaların-yaralıların sağaltılması, içme suyu sağlanması, karınların doyması, sokakların çöplerden arındırılması vb. gerekir: devrimin en coşkulu anlarında bile. İşin güzel yanı, ayaklanan emekçiler bütün bu işleri kendi meşreplerine göre, yani kolektif, eşitlikçi ve tüm katılımcıların söz ve karar sahibi olduğu -çoğunlukla kendiliğinden oluşmuş- özerk örgütlenmelerle gerçekleştirirler.

Paris Komünü’ne bakalım mı?

Paris proletaryası ve Paris’li emekçiler, Paris’i ellerinde tuttukları 72 gün boyunca, Komünar kadınların ortaklaşa mutfaklarda pişirdikleri yemekleri ortak sofralarında yedi. Komün’ü destekleyen fırıncılar isyancılara ücretsiz ekmek dağıttılar. Louise Michel’in örgütlediği Paris’li fahişeler yaralılarla ilgilendi… Komün sırasında Paris’te bulunan İngiliz gazeteci Frederic Harrison ayaklanma boyunca kamu hizmetlerinin aksamasız yürütüldüğünü, kentin güvenliğinin gönüllü milislerce sağlandığını aktarır.

Bir başka deyişle Komün, yalnızca savaşmakla kalmamıştır. Gündelik yaşama ve geleceğe, Komünarların düşledikleri yaşama dair kararları da ortak karar mekanizmalarında alarak yürürlüğe sokmuştur. Örneğin nikâhlı-nikâhsız, meşru-gayrımeşru ayırımı yapmadan eşleri ya da babaları Komün sırasında ölen tüm kadın ve çocuklara maaş bağlanması… Ya da 19 Nisan tarihli “Fransız Halkının Bildirgesi”nde dile getirildiği üzere sıradan insanlara kredi sağlayacak kurumların oluşturulması… Herkese çalışma hakkı, çalışmanın emekçilere insanca yaşam standartları sağlayacak biçimde örgütlenmesi, bu amaçla adem-i merkeziyetçi, yerelden yönetilen kooperatiflerin kurulması… Fırınların gece çalışmasının yasaklanması… Sahipleri tarafından terk edilen fabrikaların işçiler tarafından işletilmesi…

John Merriman Louvre’da silah onarım atölyesi işçilerinin hazırladığı iş tüzüğünü şöyle anlatıyor: “Ustabaşılar ve (tornalardan sorumlu) kalfalar tıpkı Ulusal Muhafızlar gibi seçimle göreve gelecekti. Tüzük aynı zamanda her bir tezgâhtan seçilen ve bir müdür, bir ustabaşı, bir kalfa ve bir işçiden oluşan yönetim kurulunun sorumluluklarını da saptamaktaydı: ücretleri belirlemek ve günlük çalışma süresinin 10 saati geçmemesini sağlamak.”[7]

Kadın özgürlüğü, Komün’ün gündeminin uzağında değildi. Komün sırasında oluşturulan “Kadınlar Birliği” bir yandan kadınların Paris’in savunulmasında aktif görev almasını (silahlı çatışmalara katılmak, yaralıların sağaltımı, barikatların inşası, iaşe-ibade…) örgütlemek, bir yandan da kadınların tam eşitliği için uğraşıyordu: kadın emekçilerin kooperatiflerde örgütlenmesi, ücret eşitliği, kamu görevlerini üstlenebilmesi, hatta ev işleri yükünden kurtulması…

Ya da Sovyet devrimi?

Sahi, ne demektir “Sovyet”?

Oskar Anweiler Rusya’da Sovyetlerin kuruluş ve işleyişi konusunda neredeyse tek kaynak olan kitabında[8] “Sovyet” kavramını şöyle tanımlıyor:

“Konsey (Sovyet) sözcüğü ile günlük dilde, üyeleri kendi yetkilerindeki sorunları kurulca görüşmeye yetkili temsili bir kurum (belediye meclisleri, danıştay, yönetim kurulları gibi) anlatılmak istenir, ama öte yandan, konsey terimi belirli bir tarihsel ve siyasal anlamda, çoğunlukla devrimci durumlarda doğmuş, toplumsal bakımdan aşağı kategorileri (erat, zanaatkârlar, işçiler vb.) yetkili kılan temsili kuruluşlar için kullanılmıştır.”

Sovyet (konsey, şura, komün vb.) kavramına işaret eden ikinci anlamın tanımlayıcı koşulları ise, şunlardır:

- Madun toplumsal kategorilerle ilişkili;

- Doğrudan demokrasi;

- Devrimci biçim.

Anweiler’e göre “Konseyin temelindeki eğilim, bireylerin genel meclisler aracılığıyla kamu yaşamının en geniş ve olabildiğince en dolaysız biçimde katılımını gerçekleştirmek özleminden başka bir şey değildir.”

Şu hâlde “Sovyetler” 1905 ve 1917’de ayaklanan Rus proletaryası, yoksul köylüleri ve askerlerinin kendiliğinden oluşturdukları özerk özyönetim organlarıdır ve işleyişleri her bir katılımcının söz ve karar sahibi olduğu doğrudan demokrasiye dayanır.

Siyasal partiler ve sendikaların yasaklı olduğu Çarlık Rusyası’nda, Sovyetler 1905’deki dev grev dalgasında kendiliğinden örgütlenen işçi komitelerinden doğdu[9]:

“1905 ilkbaharında Moskova’da, Saint Petersbourg’da ve diğer büyük kentlerde ortaya çıkan sendikaların kökeninde, çoğu zaman fabrika işçileri komiteleri ve işkolları delegeleri konseyleri vardı. Ama aynı zamanda bir başka eğilim daha ortaya çıktı. Grevin belli işyeri ve hatta belirli bir işkolu çerçevesinin dışına taştığı durumlarda, yerel ölçekte birleştirilmiş bir yönetim zorunlu olmaya başladı. Böylece çeşitli fabrikaların delegeleri tüm kenti kapsayan bir grev komitesinde birleşmeyi başardılar. O andan itibaren, böyle bir grev komitesi türünde, süresi sınırlı, tek bir eylemi yönetmekle görevli, bütün fabrikaların işçilerini temsil eden, genel amaçlara sahip, seçilmiş ve sürekli bir örgüt kurulduğunda, bir işçi temsilcileri konseyi (Sovyet) doğmuş demekti.”[10]

1905’te Saint Petersbourg’da ortaya çıkan “Sovyet” tipi örgütlenme, kısa sürede tüm Rusya sathına yayılacaktır. 1905 yılında tüm Rusya’da irili ufaklı 40-50 kadar işçi sovyetinin varlığından söz edilir. Örnek, bir süre sonra asker ve köylülerce de benimsenir. Sovyetler kent düzleminin yanı sıra, semt ve çevre düzlemlerinde de örgütlenmektedir. Şuralara katılan delegeler işyeri ya da mahalli birim temelinde doğrudan oyla seçilmektedir, delegeler seçmenlerine hesap vermekle yükümlüdür. Sovyetler salt sendikal görev görmemekte ya da yalnızca grev, miting, sokak hareketleri vb.nin sevk ve idaresi, taleplerin belirlenmesi ile uğraşmamakta, aynı zamanda kritik momentlerde yerel birimin yönetimini de üstlenmektedir. Örneğin Moskova ‘da 1905’deki “On günlük grev ve ayaklanma süresinde Sovyet ve çeşitli semt konseyleri yetkili örgütler olarak davrandılar. Örneğin, içme suyunun tayına bağlanması, yiyecek dükkânlarının açılması, kiraların re’sen saptanması yolundaki işçi moratoryumu gibi kararlar aldılar.”[11]

İşçilerin (ve de diğer kent ve kır yoksullarının) özyönetim aygıtları olan Sovyetler’in, özellikle ilk ortaya çıktıkları 1905 sürecinde siyasal partilere pek de güvenmedikleri, onların kendi içlerinde etkinlik ve nüfuz sağlama girişimlerine kuşku, hatta tepkiyle yaklaştıkları aktarılmaktadır. Bir avuç muktedirin keyfi kararlarıyla savaştan savaşa sürüklenen, aç, sefil kır ve kent emekçileri, bıçak kemiğe dayandığında grevler ve dev gösterilerde ayırdına varmaya başladıkları güçlerini kendileri için, kendileri adına, kendileri kullanmayı arzulamaktadır…

Böylelikle Rusya’da Sovyetler, 1905’deki grev ve ayaklanmalar boyunca ortaya çıkan iktidar boşluğunu doldurmuş ve yerel hükümetler olarak davranıp gündelik hayatın akışını düzenleme işlevini üstlenmiştir. 1905 devriminin yenilgisinin ardından tasfiye olmakla ve ağır baskılarla karşılaşmakla birlikte, Sovyet modeli emekçilerin aklından silinmiş değildir. 1906’da kurulan işsizler konseyi, Moskova, Harkov, Kiev, Bakü, Batum, Rostov vb. başlıca kentlerde kurduğu kantin ağıyla 20 000 kadar işsize destek oldu, örneğin…

Dahası, “Sovyetler”, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyadaki devrimci mayalanma içinde olan başka ülkelerin proleterleri için de bir örnek teşkil etti, ve Ekim Devrimi’nin ardından pek çok ülkede bir dizi Sovyet girişimi yaşandı: 1918’de Almanya’da kurulan Arbeiter und Soldatenrate’ler (İşçi ve Asker Konseyleri), 1920’den itibaren Saksonya ve Ruhr’da kurulan ve kendi milisleri, polisi, adalet sistemi olan, kendi parasını basan Sovyetler, sonraki yıllarda fabrika konseyleri; 1920’lerin ortalarına doğru Kanton-Hong Kong grev komitesi; İspanya’da 1934 işçi ayaklanmasının ertesinde önce Asturias’da oluşan, ardından Cumhuriyetçilerin kontrolündeki tüm bölgelere yayılan konseyler[12]…

Yalnız fiiliyatta değil, kuramsal düzlemde de. İşçi-emekçilerin, madunların eşitlikçi, komünal, hiyerarşisiz, doğrudan demokrasiyle yönetilen örgütlenmeleri, Ortaçağ köy komünlerinin verdiği esinle, 19. yüzyılın ütopik sosyalistleri tarafından modelleştirilmişti: Charles Fourier’nin falansterleri, Roobert Owen’in uyum köyleri, Proudhon’un komünlerinden Gramsci’nin konseylerine dek sosyalistler, emekçilerin (öz-)yönetim biçimleri üzerinde kafa yormuş ve çeşitli modeller geliştirmişlerdir.

Bir kez daha vurgulayayım: emekçilerin kolektif, yatay, hiyerarşisiz, özerk ve büyük ölçüde kendiliğinden örgütlenmeleri, en azından işçi sınıfı hareketlerinin tarih sahnesine çıktığı 19. yüzyıldan bu yana, her “kriz” momentinde karşımıza çıkan bir görüngü. Bu açıdan, örneğin Paris Komünü’yle Piqueteros hareketinin gündelik yaşamı örgütleyiş biçimi arasında özde bir fark yoktur.

Ne ki, iktidarı ve mülkiyet ilişkilerini radikal bir biçimde dönüştürmeyi hedefleyen bir siyasal iradeyle desteklenmediklerinde, uzun ömürlü olamadıklarını, başarısız kaldıklarını, Paris Komünü acı biçimde öğretti bize; son 20 yılın deneyimleri de bu bilgiyi doğruluyor. Yeni toplumsal hareketlere model olarak sunulan ve hepimizin yüreğini ısıtan Latin Amerika’da Brezilya’daki MST, Arjantin’deki Piqueteros hareketleri ülkelerindeki sınıf yapılarına meydan oku(ya)mayan “sol” iktidarlar boyunca yoksulların, yoksunların besin, sağlık, eğitim gibi kaynaklara erişimini sağlayan olanakların tabana ulaştırılmasında aracı rolü üstlenen kliyantel kurumlara dönüşerek güç ve etkilerini yitirdiler. Bolivya’da yerli-işçi-köylü-öğrenci ayaklanmalarıyla iktidara gelen Morales yönetimi, ülkedeki mülkiyet ilişkilerini köklü biçimde dönüştürmeyi göze alamadığı ölçüde, “And kapitalizmi” bataklığına saplandı. “İktidarı değil de toplumu tabandan dönüştürmeyi istedikleri” savıyla yeni sol kuramcıların örnek olarak sundukları Zapatistalar Chiapas’da dar bir dağlık bölgede sıkışıp kaldı. 2010’larda Ortadoğu’yu kasıp kavuran Arap Baharı, yolsuzluklara belenmiş diktatör hanedanlarını devirirken, ayaklanmaya katılan kır ve kent yoksulları net bir siyasal eksenden yoksun oldukları için, doğan iktidar boşluğu, siyasal İslâm’ca dolduruldu. “Yeni sosyal hareketler”e yaslanarak siyaset sahnesinde yükselen Syriza (Yunanistan) ve Podemos (İspanya) gibi partiler, neoliberal kapitalizmi yıkmak, ülkelerindeki sınıf ilişkilerini kökten dönüştürmek gibi bir perspektife sahip olmadığından, küresel kapitalizmin temsilcileriyle masaya oturdu. Yaptıkları iş, yığınsal, coşkulu ve gözükara bir muhalefeti düzene eklemlemekten ibaret kaldı…

Kyla Sankey, Latin Amerika’da 2000’lerin ilk on yılında yükselen “pembe dalga”nın hemen her yerde geri çekilmekte olduğuna ilişkin gözlemlerini şu saptamayla desteklerken, haklıdır ve yalnızca Latin Amerika ile değil, tüm dünyadaki küreselleşme karşıtı eylem ve oluşumlar konusunda bir gerçeği dile getirmektedir: “Bu deneyimlerin açığa çıkardığı, bir toplumsal dönüşüm projesinin, derinlemesine iktidar ilişkileriyle ciddi biçimde hesaplaşmaksızın ve radikal bir halk tabanına yaslanmaksızın salt daha kapsamlı bir toplumsal yeniden dağıtımla sınırlandırılamayacağı gerçeğidir. Bu, temel mallara, eğitime ve sağlığa erişimin önemsiz olduğu anlamıma gelmez; ancak bunların etkinliği, temelde sınıf ve iktidar eşitsizliklerini değişime uğratmamaktadır.”[13]

O zaman şöyle toparlayabilirim diyeceklerimi: 1990’lardan bu yana yeryüzünün çeşitli bölgelerinde patlak veren ayaklanma ve isyanlar, tarihin sona ermediğini, sömürü ve tahakküm sürdükçe itiraz, direniş ve isyanların da süre gideceğini anlatır bize. Bu nedenle de umutsuzluğa kapılmanın yeri olmadığını… Dünya nüfusunun yüzde 10’luk kesiminin dünya servetinin yüzde 90’ına hükmettiği, insanlığın yarıdan fazlasının günde 2 doların altında bir gelirle süründüğü, her beş saniyede iki kişinin açlıktan öldüğü vahşeti “liberal demokrasi” diye yutturmanın olanaksız olduğunu… “Başka bir dünya”nın her zaman, her yerde mümkün olduğunu…

Ancak bir şey daha anlatırlar: tek başına ayaklanmanın, tek başına hoşnutsuzluğun yetmediğini… Kendiliğinden kitlesel hareketlerin, mevzi eşitlikçi, kolektivist örgütlenişlerin sömürü ve tahakkümü, eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya, eşitlikçi, kolektivist bir yaşamı tesis etmeye muktedir olmadığını… Yeryüzünü yağmalayarak hiçbir krala, kraliçeye, imparatora nasip olmayan bir lüks ve sefa içinde yaşayan plütokratların konumlarından geri adım atmaya hiç mi hiç niyetleri olmadığını… Servetlerinden bir kuruşu yitirmektense, dünyayı ateşe vermekte bir an bile tereddüt etmeyeceklerini… Ezilenlerin ayaklanmaları bize yeni hayatın nasıl olacağı konusunda bir görü sunsa da, bu görüyü hayata geçirmenin despotların, sömürücülerin, efendilerin, plütokratların iktidarına son vermek ve onları mülksüzleştirmekten geçtiğini, bunun ise bir “iktidar” sorunu olduğunu…

Pierre Broué Oskar Anweiler’ın Rusya’da Sovyetler (1906-1921) başlıklı kitabı için kaleme aldığı Önsöz’de, Sovyet Devrimi’nin, bir yandan işçi-emekçi kitlelerin devrimci kalkışması ve hayatlarını kendi tahayyülleri doğrultusunda örgütleme çabalarının, yani Sovyetler’in, bir yandan da Lenin ve Bolşeviklerin devrimci iradesinin bileşiminin bir ürünü olduğunu vurgular. (s.13)

Bu, günümüzde de böyledir…

 

10 Kasım 2017 11:51:13, İstanbul.

 

N O T L A R

[1] Kaldıraç Dergisi’nin 19 Kasım 2017’de Ankara’da düzenlediği “100. Yılında Ekim Devrimi’nin Yolunda” başlıklı Sempozyum’da sunulan tebliğ… Kaldıraç, No:197, Aralık 2017…

[2] Nâzım Hikmet.

[3] David A. Snow, Donatella Della Porte, Bert Klandermans, Doug McAdam, Willey-Blackwell Encyclopaedia of Social and Poltical Movements (2014)’da bu yayınlardan belli başlılarını şöyle sıralamakta: Sydney Tarrow (1994): Power in Movement: Social Movements, Collective Action and Politics; Minnesota Press’in toplumsal hareketler, protesto ve itiraz üzerine kitap dizisi (1995);  Hanspeter Kriesi, Rudd Koopmans, Jan Willem Duyvendak, Marco Guigni (1995), New Social Movements in Western Europe: A Comparative Analysis; Alberto Melucci (1996) Challenging Codes; Bert Klandermans (1997) The Social Psychology of Protest; James Jasper (1997) The Art of Moral Protest: Culture, Biography and Creativity in Social Movements; David Meyer, Sidney Tarrow (1998) The Movement Society: Contentious Politics for a New Century; Jeff Goodwin, James Jasper, Francesca Polletta (2001)  Passionate Politics; Doug McAdam, Sidney Tarrow, Charles Tilly (2001) Dynamics of Contention; David Snow, Sarah Soule, Hanspeter Kriesi (2004) Blackwell Companion to Social Movements; Steven Buechler (2011) Understanding Social Movements: Theories from Classical Era to the Present; ve 2002’de yayın hayatına giren bir dergi: Social Movement Studies.

[4] Latin Amerika’daki “yeni toplumsal hareketler”in bir tahlili için bkz.Ouviña, Hernán (2005). “Les nouvelles radicalités politiques en Amérique latine: zapatistes, piqueteros, et sans-terre…” (93-109). Mouvements et pouvoirs de gauche en Amérique latine. Points de vue latino-américains.Alternatives Sud, vol. 12-2005/2.

[5] Mihail Mentinis, Zapatistas: The Chiapas Revolt and what it means for Radical Politics, Pluto Press, Londra, Ann Arbor, 2006: 36-39.

[6] Alexandros Kioupkiolis ve Giorgos Katsambekis (der.) Radical Democracy and CollectiveMovements Today: The Biopoliticsi of the Multitude versus the Hegemony of the People, Ashgate, 2014: 4.

[7] John Merriman, Massacre: The Life and Death of Paris Commune, Basic Books, 2014.

[8] Oskar Anweiler, Rusya’da Sovyetler (1905-1921), Ayrıntı Yayınları, 1990: 27.

[9] “Partiler proletaryanın içerisindeki örgütlerdir. (…) Buna karşılık Sovyet, bizzat proletaryanın doğrudan örgütlenmesidir,” diyor Troçki. (Anweiler, s.89)

[10] Anweiler, ss.71-72.

[11] Anweiler, s.99

[12] Pierre Broué, “Önsöz”, Anweiler içinde ss.8-9.

[13] Kyla Sankey, “What Happened to the Pink Tide?”, Jacobin Magazine, 28 Temmuz 2016.