22 Şubat 2018
%PM, %30 %548 %2018 %12:%Oca

KHK’ler, Erdoğan/AKP İktidarının Yeni Saldırı Dalgasıdır!

Bir buçuk yıllık OHAL süreci, hâkim sınıfların siyasal ve iktisadi olarak yaşadıkları rejim krizinin aşılması yönünde atılan adımlarla ilerledi. Toplumun üzerine bir karabasan gibi çökmek isteyen, bununla sınırlı kalmayıp, suskunlaştırılmış, umutsuzluğa mahkûm edilmiş bir toplumsal gerçeklik yaratılarak, kendi iktidarlarının geleceğini garanti altına almak amacı ile siyasal-ekonomik projeleri hayata geçirmekte, OHAL’i açık faşist koşulları kurumsallaştırmak için kullanmaktadırlar. Ulaşmak ve yaratmak istedikleri statü, OHAL’in kalıcılaştırılacak hukukudur

HABER MERKEZİ(29.01.2018)-İlan edildiği günden bu yana, burjuva Anayasa’ya veya burjuva hukuka uygun olup olmadığına bakılmaksızın, ilan edilen OHAL’in “hukuksal” kapsamında olan-olmayan bir yığın Kanun Hükmünde Kararname, AKP-Erdoğan iktidarı tarafından yayımlandı. Hemen belirtelim ki; burjuva anayasa veya burjuva hukuk vurgumuz, ezilenler ve sömürülenler açısından özsel bir farkın olduğu ve diktatörlük, açık faşizm ya da örtülü faşizm koşullarında, ezilen-sömürülen halklara, burjuva anayasa, burjuva demokrasisi gibi burjuva çözümler salık verme bağlamındaki vurgu değildir. Burjuva Anayasa’ya uygun olsun ya da olmasın, burjuva ve onun sömürü ilişkilerinden beslenerek iktidar olan her sınıfsal nitelik, devlet başta olmak üzere, tüm yönetim organları kanalıyla, iktisadi-siyasal çıkarları için, ezilen sınıf ve halk katmanları üzerinde bir baskı-sömürü aracıdır.  Bu baskı ve sömürünün, hangi tarihsel koşullarda hangi gerici burjuva biçimle uygulanacağı meselesi, tamamıyla sömürücü sınıfların özgün ihtiyaçları ile alakalıdır ve bu gerici ihtiyaçlarına uygun yönetim biçimlerine başvururlar. Kuşkusuz, yönetim tarzı olarak bu farklı biçimler arasında niteliksel farklar vardır. Açık faşizm, diktatörlük ya da burjuva parlamento vb. gibi biçimler, hizmet ettiği sınıf, temsil ettiği ideoloji-siyaset ve zor aygıtlarıyla geliştirdiği sömürü bağlamında özdeş olsalar da uygulamalar anlamında yığınlarca farklılık barındırmaktadırlar. Bu ayrım çizgileri, devrim ve demokrasi mücadelesi veren güçlerin, araç ve yöntemi konusunda yığınlarca farklılığı barındıracağından, karşı karşıya kalınan iktidarın niteliğini belirlemek önem arz etmektedir.  Hedefleri ve kapsamıyla, bugün faşist diktatörlük, yürütme gücü olan OHAL ve yasama gücü olan KHK’lerle, sürdürdüğü süreçte hem iktidar organlarının dizaynı hem toplumun tüm dinamik güçlerinin hizaya getirilmesi ve hem de gelecek projelerinin gerçekleştirilmesi anlamında, son derece kanlı bir süreci örgütlemektedirler. Avını parçalamaya kilitlenmiş vahşi bir hayvanın şartlanmışlığı ile kendi gerici hukukuna karşı dahi pervasız, hiçbir yasa ile kendisini sınırlamadan, kuralsız ama planlı bir saldırı gerçekleştirmektedir.  OHAL yönetimi altında, bugün Türk hâkim sınıfları diktatörlüğü, OHAL’in gerekçeleriyle hiçbir alakası olmayan adımlar atarak, açık faşizm koşullarıyla kendisini yapılandırmaktadır. Öncelikle bu niteliği, berrak bir şekilde yeniden vurgulamak gerekir.

Bir buçuk yıllık OHAL süreci, hâkim sınıfların siyasal ve iktisadi olarak yaşadıkları rejim krizinin aşılması yönünde atılan adımlarla ilerledi. Toplumun üzerine bir karabasan gibi çökmek isteyen, bununla sınırlı kalmayıp, suskunlaştırılmış, umutsuzluğa mahkûm edilmiş bir toplumsal gerçeklik yaratılarak, kendi iktidarlarının geleceğini garanti altına almak amacı ile siyasal-ekonomik projeleri hayata geçirmekte, OHAL’i açık faşist koşulları kurumsallaştırmak için kullanmaktadırlar. Ulaşmak ve yaratmak istedikleri statü, OHAL’in kalıcılaştırılacak hukukudur. Fabrikada, eğitim birimlerinde, tüm hizmet sektöründe, sokaklarda, özel yaşam alanlarında, AKP-Erdoğan iktidarı, örgütlü ya da potansiyel olarak “tehlike” kapsamına aldığı tüm insanların, günlük yaşamın bütün alanlarına müdahale ederek hizaya getirmeye, sınırları, içeriği ve niteliği, tekçi zihniyet tarafından belirlenmiş bir düşünce ve yaşam tarzına hapsetmek istemektedir.  Suskun ve itirazsız bir ahali, itiraz edenlerin de itiraz yöntemi ve kullandığı araca bakılmaksızın, “terör”, “vatan haini” kapsamına alınarak, en ağır yöntemlerle baskı-şiddetle susturulması, hâkim iktidarının en geniş saldırı konseptidir. İktidarın saldırı konsepti, devletin mevcut resmi, yargı, ordu, polis, Özel Hareket Birimleri gibi, bürokratik-militarist güçlerle sınırlı kalmayıp, bunun yanında daha “kitlesel” savaş birimleriyle linç dalgasına dönüştürülmesi, mevcut barbarlığın bir başka özgün yanını ortaya koymaktadır.

Söz konusu bu kuralsız saldırganlığın son örneği, 695 ve 696 nolu KHK’ler olmuştur. Kamu alanında yeni tasfiyelerinde içinde bulunduğu bu KHK’lerde esas öne çıkan, Hapishanelerdeki tutsaklara (asıl kapsam devrimci-komünist tutsaklardır) “tek tip elbise” ve paramiliter güçlere yasal zırh oluşturmak için, atılacak fiili adımlardır. Hâkim iktidar, bu kararnamelerle doğrudan savaş “hukukuna” göre hamle yapmıştır. OHAL’ in açık faşizm sürecini, zorbalık, tehdit, keyfi düzenlemelerle birleştiren “TC”, içinde bulunduğu tüm iç ve dış çelişkileri-çıkmazları, kendilerinin de sonunu görmedikleri bir korku tüneli içinde hızla ilerleyerek aşmaya çalışmaktadırlar. Köhnemiş iktidar ve gerici çıkarları uğruna, ezilen tüm toplumsal güçleri kıyımdan geçiren, kendi yasaları kapsamındaki bir itirazı dahi “düşman”, “hain” ilan edip hedef gösteren bir gözü dönüşlük, kendi iktidarını kayıp etmeme pahasına, kendisi dahil, yaşamdan-canlıdan-doğadan yana her şeyi imha etmeye dair bir şartlanmışlıkla saldırmaktadır. Darbe ve gerici çıkar çatışması içinde oldukları, siyasal-ideolojik ortağı ‘’FETÖ’’ gerekçe edilerek, gerçekleştirilen bu saldırıların hedefinde, OHAL süreci ve çıkarılan KHK’lerle kanıtlandığı gibi, Kürt ulusu, Aleviler, ezilen ve sömürülen halklar ve bu toplumsal dinamiklerin ulusal-sosyal-devrimci demokratik kurumları olmuştur. Son KHK’ler de toplumsal muhalif dinamikleri, meşru demokratik ve kurtuluş mücadelelerini kuşatmaya almak için, tüm toplumsal direnç alanlarına karşı gerçekleştirilecek saldırıların fiili startı bağlamında, hapishaneleri merkez hedef alan kararnamelerdir.

Hapishanelerdeki devrimci-komünist tutsaklar, “Tek Tip Elbise” dayatmasıyla teslim alınamaz!

Irkçı-kafatasçı-faşist sınıfsal niteliklerin “uzlaşma” konseptine uygun olarak yedeğine aldığı MHP desteği ile AKP-Erdoğan iktidarı, son KHK ile hapishanelerdeki devrimci-komünist tutsakları hedef almıştır. Ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerini, toplumsal demokratik-ekonomik-akademik hak arama alanlarını, tekçi ideolojik hegemonya, siyasal ve askeri stratejik planlarla, kapsamlı bir kuşatmaya alan hâkim sınıflar iktidarı, devrimci toplumsal dinamiklerin önemli direnç ve moral alanı olan hapishanelerde, yeni bir saldırı süreci için start vermiş durumdadır. F-tipi hapishaneler uygulaması olan tecrit-izolasyon-teslim alma operasyonlarından istediği sonucu alamayan faşist diktatörlük, şimdide gündeme aldığı bu gafil adımıyla sonuç almak istemektedir.

“Tek Tip Elbise” dayatması ile hedef alınan hapishanelerdeki devrimci tutsaklar olsa da bu saldırının ideolojik-siyasal-askeri boyutu, uygulanan ve uygulanacak baskı-şiddet ve katliamların kapsamı, tüm Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarına karşı gerçekleşen saldırıların bir parçasıdır. İktidar, toplumun her hücresine nüfuz ederek, tüm toplumsal muhalefeti bastırmak, tek adam diktatörlüğüne göre, her alanı yapılandırmak istemektedir. Bunu gerçekleştirmek için, stratejik planını, en ileri direniş odaklarını hedef haline getirerek uygulamaktadır. Ve her direniş odağına karşı, geliştirdiği savaşın mantığı aynıdır. Kürt ulusal mücadelesinin, sosyal kurtuluş mücadelesi veren devrimci ve komünist güçlerin, en geniş toplumsal muhalefetin, iradesini kırma, etkisizleştirme ve bu saldırılarla yarattığı toplumsal statü üzerinde, faşist diktatörlüğü kurumsallaştırmak için stratejik politikalar geliştirmektedir.

Tek parti ve tek adam diktatörlüğü zihniyetine göre merkezileşen Türk hâkim sınıfları iktidarı, sistemini zihniyetine göre yapılandırmak için, otoritesini toplumun her hücresine kabul ettirmek amacındadır. Susturulmuş bir toplum yaratmak, muhalefeti etkisizleştirmek, devrimci güçleri tasfiye etmek, kendi süreçlerini işletebilmeleri açısından temel sorundur. Kuşkusuz bütün bunları gerçekleştirmek, meselenin sadece bir yanıdır. İktidarlarının bekası için, toplumun üzerine ölü toprağı örtmek, ideolojik bir hegemonya kurmak, vahşette sınır tanımayan bu saldırıların uzun erimli ayağını oluşturmaktadır. Bir devrimciyi katletmek, o devrimcinin ezilen sınıf ve halk katmanlarında yarattığı devrimci bilinci ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Aksine her düşen devrim ve komünizm neferi, ezilen halklarda, kendi davalarına dair bir bilinç abidesi olmaktadır. Devrimin, içerde-dışarıda tüm mevzilerindeki direnişi, ezilenlere ayrı bir ilham kaynağı, ayrı bir irade ve inanç beyanı olmaktadır. Hapishaneler, devrimci irade ve inanç beyanında, en öne çıkan alanlardır. Devrimci iradeleri, siyasal inançları dışında direniş aracı olmayan devrimci tutsaklara, her dönem saldırılar düzenleyerek, devrimci tutsakların iradesi şahsında, devrim ve halkların kurtuluş bilinci, fikri, toplumun hafızasından silinmek istenmektedir. “Tek Tip Elbise” saldırısı, bu konseptin bir parçası olarak uygulanmaktadır. Devrimciler şahsında, devrim fikrini ve inancını itibarsızlaştırma, bunun boş bir hayal olduğu bilincini yayarak, itaatkâr bir toplum yaratmak… Bunun en etkili yolu, devrimci savaşın, önder, militan öne çıkmış dinamiklerini iradesizleştirmek-kimliksizleştirmektir. Burjuva dünya ve onun tüm türevlerdeki iktidarlarına karşı çıkanların, yeni ve özgür bir dünya isteyenlerin, tek tip nizamla askeri kıtalar gibi durması, faşizmin özlemini duyduğu, beyhude bir hayaldir.

Hapishaneler özgülünde, “tek tip elbise” ile teslim alınmak istenen devrim ve devrim fikriyatıdır. Devrimle, özgür bir dünya yaratma mücadelesinin irade ve bilincinin haklılığı ve meşruluğuna karşı bir saldırıdır bu. “Tek Tip Kıyafet”, yığınlar nazarında, “suçlular” ve “tehlikeli” insanlara giydirilen bir giyim olarak kabul görmektedir. Devrimcileri, demokratları, faşizme karşı siyasal mücadele veren tüm güçleri, geniş kitleler özgülünde bu yöntemle itibarsızlaştırmak, İktidara muhalif tüm kesimleri bu kategoride toplayarak, kendisi dışındaki tüm siyasal güçleri “suçlu” olarak göstermek, bu politikanın bir parçası olarak işlenmektedir. “Darbeci” ve “terör” nitelemesi altında yaratılan kavram kargaşası bunun bir sonucudur. OHAL süreci boyunca, toplumun her hücresine uyguladığı baskı ve şiddetle, tüm toplumsal muhalefeti susturma, iradesini-siyasal duruşunu kırma politikası, zindanlardaki bu uygulama ile teslim alma operasyonlarına bir devamlılık, bir bütünlük kazandırılmaktadır

12 Eylül AFC’ sinin devrimci direnişle parçalanan kirli elbisesi, AKP-Erdoğan iktidarı şahsında da aynı akıbete uğrayacaktır!

Türkiye-Kuzey Kürdistan hapishaneler tarihi, faşist iktidarların saldırılarıyla değil, devrimci-komünistlerin direnişleriyle yazılmış bir tarihtir. 12 Eylül AFC si başta olmak üzere, her dönem iktidarlarının, hapishanelerdeki devrimci tutsakları teslim almak için kullandıkları her kirli yöntem ve araç, devrimci direnişle tarihin karanlık sayfalarına gömülmüştür. Bu kanlı tarihi, kendi iktidarı için “reçete” olarak gören Erdoğan-AKP güruhu, son zamanlarda hapishanelerde uyguladığı ağır tecrit, baskı, izolasyon, işkence uygulamalarını, “Tek Tip Elbise” ile yeni bir aşamaya taşımıştır. Erdoğan’ın “Tek Tipe”, OHAL’e başka burjuva ülkeleri örnek göstermesi, bura üzerinden faşist saldırılarına toplumsal “meşruluk” kazandırmaya çalışması, bizim referans noktamız-tartışma zeminimiz değildir. Saldırının kapsamı ve niteliği açıktır, karşılığı, devrimci-komünist bilinç ve iradeyi kuşanarak direnmektir.

Türkiye-Kuzey Kürdistan hapishanelerinde, bu direniş tarihsel tecrübelerle sabittir. Ölümü küçülterek yenenlerin, tarihsel komutu nettir. Tabi ki sorun sadece direnmek değil, direnişle devrimci sonuçlar yaratma perspektifidir. TTE, nasıl ki zindanlarla sınırlı bir saldırı değilse, direnişle yaratacağı devrimci sonuçta, direk toplumsal sorunlara-çatışmalara yön verecek bir sonuç olacaktır.

Türkiye-Kuzey Kürdistan hapishanelerinde, devrimci-komünist tutsaklar TTE saldırısına karşı direneceklerdir. Bu direnişin mayası ve tarihsel iradesi, yıllarca zindanlarda, her türlü teslim alma saldırılarına karşı ölümler pahasına ortaya konan devrimci iradedir. Tarihsel tecrübe ve hapishaneler devrimci direnişinin, sınıf mücadelesinin bir alanı olarak berraklaştırdığı ilkeler vardır. Berraklaşan bu ilkelerden biri de TTE ye karşı tutumdur. 12 Eylül AFC’ sinin zifiri karanlık koşullarında TTE’yi yırtıp atan devrimci irade ve kararlılık, Erdoğan-AKP iktidarı koyu faşizmine de aynı berrak cevabı verecektir. Köklü bir zindan direnişi geleneği, her dönem devrimci tutsakların tutumu olduğundan, AKP-Erdoğan ve yedeklenmiş güç olan MHP faşizminin saldırıları, TTE dayatması, devrimci tutsaklar tarafından, tereddütsüz-ikirciksiz bir direniş tutumu ile karşılık bulacaktır.

TTE elbise saldırısı ile zindanlardaki tutsakların yeni bir tarihsel çatışmaya ve direnişe hazırlandığı bir kesitte, tüm ezilen toplumsal güçleri ilgilendiren, onların yaşamlarıyla, demokratik haklarıyla, gelecek özgür dünya mücadelesiyle direk alakalı olan bu sürecin tüm direniş yükünü tutsakların omuzlarına yüklemek, en büyük tarihsel gaflet olacaktır. İnanç, devrimci irade ve çıplak bedenleriyle, direniş mevzilerinde bayraklaşacak olan devrimci tutum, dışarıda, işçi sınıfı, ezilen halklar, mazlum ulus ve inançların direniş mevzilerinde somut bir özneye dönüşmelidir. Bir kez daha ifade edelim ki, sorun salt direnme ve teslim olmamak değil, direnişle devrimci siyasete uygun toplumsal sonuçlar yaratabilme sorunudur. Sadece devrimci tutsakların omuzladığı bir direnişin sonuç yaratması zor ve daha ağır bedeli olacaktır.

Bu anlamı ile TTE saldırısına karşı olan en geniş kesimleri, somut mücadele araçları etrafında birleştirmek, bu direnişe güç katacaktır.  Somut bir eylem-hareket planı, TTE saldırısına karşı örgütlenecek bir direniş, çok geniş toplumsal muhalif dinamiklerin siyasal tutumunu ortaya çıkaracaktır. Bu siyasal tutum ve direniş perspektifi, sadece TTE’ ye karşı bir tutumu aşarak, Türk hâkim sınıflarının, KHK’lerle, seçim süreciyle, tekçi zihniyete göre tek adam diktatörlüğü merkezli yapılanmasını da darbeleyecek-geriletecektir. Sürecin niteliği açık olarak ortaya çıkarmıştır. TTE’ ye karşı zindanlarda gerçekleştirilecek direnişe, dışarıdaki toplumsal muhalif dinamikler destek taburları değildir. Dışarıdaki güçler, somut planla, örgütlenecek bu sürecin ana güçleridir. Tutsak aileleri, devrimci-demokrasi ve insan hakları kurumları, tüm demokratik güçler, her alanda somut örgütlenmeye giderek, startı verilmiş bu sürece, direnişlerle, sokak gösterileriyle cevap olmaları, elzemdir.

Bu direnişte, devrimci tutsaklar dâhil, eylem çizgimiz ve kullanacağımız yöntemler, sabit- statik yöntemler değildir. Direniş, eylem zenginliği ve her somut durumun öne çıkardığı eylem biçimi ile büyüyecektir. Bu manada, sürece tavır alan her tutumu merkezileştirmek, meselenin bir yanı iken, güçleri doğru konumlandırarak, somut duruma uygun en etkili eylem tarzıyla direnişi sürdürmek, meselenin diğer yanıdır. Uzun soluklu bir süreç olacağı kesindir. Bu sürecin çok ağır bedeller ortaya çıkarması büyük bir olasılıktır. Hâkim gerici iktidar, devrimci tutsakların direnişini etkisizleştirmek için bin bir hileye-entrikaya başvuracaktır. Tüm bu saldırılar, hileler direnişin süzgecinden geçerek, direniş özgülünde toplumsal süreç belirlenecektir.

696 sayılı KHK’nin 121. maddesi, “TC” iktidarının kelle kesen cihatçı ve paramiliter güçlere, sokakları kan gölüne çevirin talimatıdır!

696 sayılı KHK’nin 121. Maddesi, “TC” iktidarının niteliğine uygun vahşi saldırıları açısından çarpıcıdır. “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın, 15.7.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında birinci fıkra uygulanır. Nedir 1. Fıkra? “15.7.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında, karar veya tedbirler icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hâl süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.”

AKP sözcüleri ve “gazeteci-aydın” ünvanı kullanan yandaş-yalaka takımları, bu kararın sadece darbe girişimi süreciyle (ki böyle olsa dahi iktidarın hedefi değişmemektedir) sınırlı olduğu manevraları yapsalar da KHK’daki “terör eylemleri ve bunların devamı niteliğindeki” ibaresi, açık bir sürekliliği ifade etmektedir.

“TC” iktidarı, devletin zor aygıtlarını, ordu, polis, Özel Harp Birimlerini, darbe girişimi sürecinin avantajıyla en kuralsız bir biçimde kullanmaktadır. Bugün, “hukuksal” zırh giydirilen, “sivil faşist örgütlenmeler” ve paramiliter güçler de bu kuralsız vahşetin bir parçası olarak kullanıldı. Erdoğan bunun startını 2014 yılındaki bir açıklamasında zaten vermişti. Esnaf ve sanatkârlar toplantısında açıklama yapan Erdoğan, “Bizim medeniyetimizde, milli ve medeniyet ruhumuzda esnaf ve sanatkâr gerektiğinde askerdir, alperendir, gerektiğinde vatanını savunan şehittir, gazidir, kahramandır. Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hâkimdir hakemdir.” (26.11.2014)

Bu anlayış, bir anlık açıklama ile gündeme gelen bir anlayış değil, somut pratik örgütlenmesi yapılan bir anlayıştır. Kuzey Kürdistan başta olmak üzere, gerilla mücadelesi alanlarında, askeri apoletsiz, katliam naraları atan güçler, topyekûn savaş konseptinin paramiliter güçleri olarak konumlanmışlardır. Sokak eylemleri, ekonomik-demokratik hak arama eylemlerinde de bu güçler, toplumsal hayata çeşitli pratiklerle girmişlerdir. Gezi’de “palalı duyarlı vatandaş”, demokratik hak savunucularını “vatan haini olarak ilan eden, iktidarın döktüğü kana kalemini banan “duyarlı gazeteci-yazar”, iktidarın ortaya koyduğu ekonomik ranttan faydalanmak için, komşusunu, iş arkadaşını, eğitimcisini, öğrencisini, devletin temel direği Mehmetçiğini ihbar eden “duyarlı istihbaratçı vatandaş”, ve nihayetinde, HDP başta olmak üzere, devrimci-demokrat parti ve örgütlenmelerin ikametgâh kurumlarını, yakan, yıkan, talan eden, “teröre karşı mücadele eden kahraman vatandaş”, iktidarın, “Milli Türk Talebe Birliği”, “Alperen Ocakları”, “Ülkü Ocakları”, “SADAT”, gibi, ırkçı-faşist örgütlenmelerine toplumsal “meşruluk” kazandırmak için, kullandığı kavramlardı ve şimdi de bu güçlere “hukuksal” bir statü vermektedir.

Özellikle TTE uygulamasının startı olan KHK ile toplumsal çatışmaların derinleşeceği açıktır. Buna ilaveten, girilen seçim süreci, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi veren güçler başta olmak üzere, toplumsal muhalif dinamiklerin tutumuna karşı hazırlık yapan iktidar, devletin resmi zor güçlerine ek olarak özel olarak örgütlediği bu faşist yapılanmaları, koruyucu “hukuksal” zırhla sokağa indirecektir. Ekonomik hakkını arayan işçi eyleminin, bilimsel eğitim talebinde bulunan öğrencinin, demokratik haklar için basın açıklaması yapan toplumsal bir kesimin, zindanda TTE elbise giymediği için ölüme yatan oğlu veya kızının çığlığını topluma duyurmaya çalışan bir tutsak yakınının, “terör” kapsamında bu güçlerin, palalı, silahlı saldırısı, linç girişimlerine maruz kalması, bu KHK ile “hukuksal” statüye kavuşturulmuştur. Kürt zaten “katli vaciptir”. Alevi tanrının “günahıdır”. Devrimci-sosyalist-komünist, “soyu piç”, toplumun” sapkın” halidir. Devletin baştan aşağı, kuralsız şiddet aygıtları ile tahkim edilmiş, resmi güçleriyle yapamadıklarını, bu “sivil” faşist örgütlenmeler üzerinden yapmaktadır.

Son çıkarılan KHK’lerde, “TTE” ve “paramiliter güçlere yasal zırh” hükümlerinin gölgesinde kalan, “taşeron işçilere kadro” ve “kamu alanında yeni tasfiyeler”, iktidarın sürece dair başka tehlikeli planlarıdır. OHAL süreciyle AKP-Erdoğan iktidarı, yarattığı derin çatışmalı ortamı kullanarak hem rejimi yapılandırmakta hem de tek adam diktatörlüğü olan “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” seçimlerine hazırlanmaktadır. KHK’nın bu hükümleri de kadrolaşmaya ve ekonomik rüşvetlerle toplumun bazı kesimlerini “satın” almaya dönük adımlardır. Taşeron işçilerin kadro olma hakkına getirilen kriterler, işçiler hakkında yapılan “sabıka” incelemeleri bunun açık örnekleridir

Hâkim sınıflar iktidarı olan AKP-Erdoğan diktatörlüğünün gerçekleştirdiği tüm saldırıları, “tek adam diktatörlüğü” ve rejimin açık faşist zihniyetine karşı sürdürülecek bir karşı koyuşla örgütlemek, tüm toplumsal muhalif dinamiklerin ivedi sürecidir. Bu koyu karanlık süreç baki değildir. Geleceği temsil eden, halk sınıf ve katmanlarının stratejik üstünlükleri, kendi sınıf bilinçleri ekseninde örgütlendiğinde, kazanan ezilen halklar olacaktır.