22 Şubat 2018
%AM, %31 %348 %2018 %07:%Oca

Enternasyonal Proletaryanın Deneyimlerinde Kadın!

Diktatörlüğe direnişlerinde kanat çırpışlarıyla kasırga yaratan kelebeklerimiz Mirabel Kardeş’li Kuzey Amerika  tarihinden öğrenelim. Bitmedi… İdama giderken “Beni öldürün fakat şu gerçeği de bilin ki benim öldürülmemle binlerce Kürt uyanacak” sözlerinin sahibi direnişçi Leyla  Qasım’lı Irak, Leyla Halid’li Filistin, Arin Mirkan’lı, Sibel Bulut’lu, Eylem Ataş’lı, Ayşe Deniz Karacagil’li Rojova ve Ortadoğu tarihinden öğrenmeliyiz. Ve elbette Maria Suphi’li, Behice Boran’lı, Sabahat Karataş’lı, Ayçe İdil Erkmen’li, Meral Yakar’lı, Barbara Anna Kistler’li, Berna Ünsal’lı, Sakine Cansız’lı, Sefagül Keskin’li ve daha sayamadığımız kadınların olduğu Türkiye Kuzey Kürdistan mücadele tarihinden öğrenmeliyiz diyor ve dayandığımız mirasın solmaz birer parçası olan hepsini sizler şahsında birkez daha saygıyla anıyoruz

 

                                              “Hayatın olduğu her yerde savaşmak istiyorum“                                                                                  Clara Zetkin

HABER MERKEZİ(31.01.2018)-Kadın mücadelesinde önemli rol oynayan Jiang Quing’li Çin Halk Cumhuriyeti tarihinden; kadınların cinsel hakları uğruna savaşıyla Emma Goldman’lı, ırk ve cins ayrımcılığını toplumsal mücadele ile buluşturan “Kara Panter” Kathleen Neal Cleaver, Angela Davis’li ve görkemli “Ekmek ve Gül” grevinin öncülerinden Elizabeth Flynn’lı ABD tarihinden öğrenmeliyiz. Yine Kübalı devrimci Celia Sanchez’li Latin Amerika tarihinden; halk savaşı stratejileriyle öncüleşen kadınların Nepal ve Hindistanlı Güney Asya tarihinden öğrenmeliyiz. Ayrıca Rosa Lüksemburg, Clara Zetkin’den “üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğleyen” alman emperyalizmine karşı savaşan devrimci Ulrike Meinhof’lu Almanya tarihinden, Mariead Farrel’li Kuzey İrlanda yine Blefari Melanzi’li İtalya tarihinden ve Avrupa ülkeleri tarihinden öğrenmeliyiz. İngiliz sömürgeciliğine karşı kadınların direnişte Nwanyeruwalı Batı Afrika tarihinden öğrenmeliyiz. Diktatörlüğe direnişlerinde kanat çırpışlarıyla kasırga yaratan kelebeklerimiz Mirabel Kardeş’li Kuzey Amerika tarihinden öğrenelim. Bitmedi… İdama giderken “Beni öldürün fakat şu gerçeği de bilin ki benim öldürülmemle binlerce Kürt uyanacak” sözlerinin sahibi direnişçi Leyla Qasım’lı Irak, Leyla Halid’li Filistin, Arin Mirkan’lı, Sibel Bulut’lu, Eylem Ataş’lı, Ayşe Deniz Karacagil’li Rojova ve Ortadoğu tarihinden öğrenmeliyiz. Ve elbette Maria Suphi’li, Behice Boran’lı, Sabahat Karataş’lı, Ayçe İdil Erkmen’li, Meral Yakar’lı, Barbara Anna Kistler’li, Berna Ünsal’lı, Sakine Cansız’lı, Sefagül Keskin’li ve daha sayamadığımız kadınların olduğu Türkiye Kuzey Kürdistan mücadele tarihinden öğrenmeliyiz diyor ve dayandığımız mirasın solmaz birer parçası olan hepsini sizler şahsında birkez daha saygıyla anıyoruz.

1789 Fransız devriminde kadınlar                                                        

“Kadının giyotine  gitme hakkı varsa kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır!”                                                                                Olympe de Gouges

Komünist Manifesto’da da belirtildiği gibi “Şimdiye dek, bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımlarının tarihi olmuştur.” Ve yine biliyoruz ki bu tarihte “Hür insan ile köle, patrisyen ile pleb, derebeyi ile serf, lonca ustası ile kalfa, özetle ezen ile ezilen birbirlerine karşı kâh gizli kâh açık şekilde gelişen aralıksız bir savaşım içerisinde olagelmişlerdir.” Toplumlar tarihinin, sosyalizm ve halk demokrasileri deneyimleri tarihi kadınların mücadeleye katılımı özgülünde daha eskilere (1800’lere) uzanmış olsa da öncellerinden farklı olarak 1789 Fransız Devrimi, sınıfının bilincinde olan kadınların aktif katılımı olması ve kadının eşitlik talebinin özgünlüğü ve net olarak gündeme getirilmiş olması bakımından geçmiş tarihten öne çıkarak ayrılmaktadır.

Esas olarak burjuva demokratik bir devrim olan bu devrim, feodalizmi yıkma hedefli olması bakımından tarihte ilerici bir rol oynamıştır. Ve burjuvazinin soylulara; mülksüzlerin yani yoksul yığınların ise burjuvaziye karşı direnişi bakımından ise tarihte de ikili bir devrim durumu taşımaktadır diyebiliriz. Cinsler ve sınıflar açısından kapsamı tartışmalı olan “eşitlik” kazanılıp iktidara geldiğinde karakteri gereği burjuvazi, devrim sürecinde aktif rol oynayan kadın ve erkek yoksul emekçi yığınları açlık-sömürü ve gericilikle tekrar baş başa bıraktı. Ancak mülksüzlerin direnişi ve sınıf savaşımı ileride tekrar yükselecekti. İlk süreçlerde buluşsa da sonu itibariyle hedefleri bakımından ayrışan farklı sınıflardan kadınların devrim sürecindeki durumuna da bakalım. İş, ekmek, özgürlük ve eşitlik talepleriyle toplumsal mücadele alanına çıkan kadınların genel anlamda özgün talepleri; eşit işe eşit ücret, 8 saatlik işgünü, düşük ücretlendirilen mesleklerde ücretlerin yükseltilmesi, daha fazla fabrika müfettişi, kadın sağlığına uygun çalışma koşulları, annelik yardımı, işçi kadınlar için kooperatif evleri ve ırk, cinsiyet, renk vb. ayrımı yapılmaksızın tüm yurttaşlara seçme ve seçilme hakkının tanıması vb. olarak sıralanabilir. Rejimi korumak gayesinde elbette safı belli olan Soylu kadının dışında, direnenler safında kimi zaman ortaklaşan ve sonuçta canları pahasına bedeller ödeyen burjuva Feministler ve Mülksüzler dediğimiz (embryo döneminde olan Proleter ) yoksul işçi kadınlar vardı. Özellikle devrim yıllarında bir işçinin ücretinin yaklaşık %80’ini ekmek için ayırmak zorunda olduğu bir yoksulluk ve kıtlık dönemi hâkimiyetini, ekonomik kriz halini düşündüğümüzde işçi kadınların ilk talebinin “Ekmek” olması anlaşılır elbette. Devrim yıllarını izleyen birkaç yıl fiyatlar sabit kalsa da daha sonra tekrar artması yeni grevleri de beraberinde getirdi. Dükkânlardan, sabunları, kendi belirledikleri fiyatlardan satış yapmasını dayatan “Çamaşırcı kadınlar” dönemin burjuvazisi tarafından eleştirilse de, mücadele tarihimizde özel yerlerini almışlardır. Yanı sıra, devrim günlerinin önde gelen ismi olan Olympe de Gouges’in kadınların eşitlik mücadelesinde önemli yere sahip olan mücadelesi Fransız Devrimi’nin anlamını bizler açısından daha da arttırmaktadır. Devrim yılında yayınlanan İnsan Hakları Bildirgesi’nin kadınlar için “eşit” bir anlam taşımadığı ve kadın cinsinin hemen her alanda yok sayıldığı kavrayışından hareketle, bu bildirinin maddeleriyle tek tek kadın cinsi olarak hesaplaşmış ve Kadın Hakları Bildirgesi’ni kaleme alarak kadınların eşit haklarına dikkat çekiyordu. Önsözünde ve başlarken ezen cinsin despotluğunu, gücünü nereden aldığını sorgulayan ve sorgulatan bir anlayışla ele alınan bildirgenin bir program niteliğinde olan ilk maddesi şöyle der:

 “Bütün kadınlar hür doğar ve erkeklerle eşit haklara sahipti. (…) Bütün politik kurumların amacı kadınların ve erkeklerin doğal ve vazgeçilmez haklarını korumaktı. (…) Ulus kadınlar ve erkeklerden oluşur. (...) Yasa genel iradenin ifadesidir. Kadın ve erkek tüm yurttaşların kişisel olarak ya da temsilcileri aracılığıyla onun oluşumuna katılma hakkı vardır.”

 Devamında gelen diğer maddelerde de aynı şekilde cinslerin, toplumda, özel yaşamda ve yasa önünde her alanda tam eşitliğini bildirir. Ancak Olympe de Gouges, ekmek talebi için isyan ederken bir tehlike arz etmezken; şimdi toplumun yarısı demek olan kadın olarak eşitlik talebinde “tehlikeli” bulunmuştu. Tarih 1793 olduğunda “kürsüye çıkma hakkı değil”; ancak dediği gibi “giyotine gitme hakkı” verilmişti. Ölümle “cezalandırılması” aynı zamanda eşitlik talep edecek bütün kadınlara bir gözdağıydı. Nitekim ardından devrimle kazanılan bir çok hak da kadınların elinden alındı. Ancak sonuç olarak şunu söylemeliyiz ki devrim sürecinde kadınlar en aktif şekilde tarih sahnesinde yerlerini alarak eşitlik ve özgürlük mücadelesi veren kadın hareketinin güçlenerek gelişmesine önayak oldu.

1871 Paris Komünü’ünde kadınlar

“Komünün suç ortağı olduğum söyleniyor. Doğrudur, çünkü Komün sosyal devrim istiyordu ve bu benim en büyük özlemimdir. Dahası, Komün’ün destekçisi olmaktan onur duyuyorum. Özgürlük için çarpan her yüreğe bir kurşundan başka bir hakkın tanınmayacağı görülüyor, bu durumda ben de payıma düşeni talep ediyorum. Yaşamama izin verecek olursanız, intikam için haykırmaktan asla vazgeçmeyeceğim” (Komün’ün öncü kadınlarından Louise Michel’in mahkemedeki savunmasından)

Tarih 18 Mart - 27 Mayıs 1871’i gösterdiğinde, Paris’te insanlığın düşünün bir örneği sergilenmekteydi. Monarşiye karşı ayaklanan kadın ve erkek işçiler kendi devletlerini ilan etmişlerdi. Marks’ın da tabiriyle tarihin ilk işçi sınıfı hükümeti 73 günlük deneyimiyle yalnızca olumlu yanları değil eksik ve hatalardan çıkarılan derslerle de sosyalizm ve komünizm mücadelesine ışık tuttu. Yerel yönetimin örneği, kadın taburunun varlığı ve incelenmesi bakımından da oldukça önemli. Ve kadınların komünde oynadığı yaşamsal roller, pratikte hayata geçirilen haklar ve toplumsal eşitlik açısından alınan önlemler düşünüldüğünde sınıf mücadelesinde ve kadınların kurtuluş mücadelesindeki öğretisinin değeri, yetmiş üç günlük komün “ömrünü” çoktan aştı diyebiliriz. 

 Bu kısa deneyime neler sığdırıldığına bakacak olursak 73 gün boyunca, halkın seçtiği ve yine halk tarafından görevden alınabilen, işçi ücretiyle çalışan üyelerden oluşan bir hükümet yönetti Paris’i. Yargıçlar dahil tüm kamu görevlilerini halk seçmekteydi. Düzenli ordu kaldırıldı ve halk silahlandırıldı. Giyotin yakıldı. “Zafer Anıtı“şovenizmin simgesi olduğu ve ulusal nefreti tahrik ettiği gerekçesiyle yıkıldı. Fırın işçilerinin gece çalışması kaldırıldı, işçileri sömüren rehincilerin dükkânları kapatıldı, kapatılan fabrikaların işçiler tarafından yeniden çalıştırılmaları için planlar yapıldı, dinsel öğretim kurumları laikleştirildi, çocuklar için zorunlu ve parasız eğitim getirildi, asgari ücret güvenceye alındı, meşru ve gayri meşru çocuk ayrımı kaldırıldı.

 Ve başından sonuna kadar -ama mücadeleyle- direnişte yerini alan kadınlar. Onlar Komün’ü barikatlarda savunmaktan, yaşamın örgütlenmesine kadar her alandaydılar. Komün’ün ilk kararnamelerinden biri, kadınları boyunduruk altına alan kural ve uygulamaları ortadan kaldırmak, boşanma hakkı ve çocuklar için nafaka zorunluluğu vb. oldu. Bu yanıyla olumluluk arzederken baştan sona kadar, Komün’de kadınlara oy hakkı verilmemiş olması da olumsuzluk olarak değerlendirilmeli. Öte yandan komün sırasında, “Union des Femmes” isimli kadın örgütlenmesi öne çıktı. Bu örgüt 160’ı emekçi kadın örgütü olmak üzere 1800 üyeden oluşuyordu ve kadın emekçilerin taleplerine cesaret ve bilinçle sahip çıkması bakımından anlam bulmuştur. Tüm sömürü biçimlerini ve ayrıcalıkların yok edilmesini, sermayenin iktidarı yerine emeğin iktidarının kurulacağı sosyal bir devrimi amaçlayan bu kadın hareketinin üyelerinin büyük çoğunluğunu işçi kadınlar oluşturmaktaydı. Kadınların örgütlendiği başka bir çok kadın derneği olsa da hiçbiri politik açıdan bu kadar ileri değildi.

 Kanla bastırılarak ve işçi sınıfının aldığı ağır darbeyle sonuçlanmasının yanı sıra Paris Komünü bizler açısından, başta Ekim ve Çin Devrimi’ne ışık tutması ve aynı zamanda kadınların kurtuluşunun insanlığın kurtuluşuyla olan kopmaz bağını net olarak vurgulaması bakımından tarihsel anlama ve öneme sahiptir.

Ekim devriminde ve Sovyetler’de kadınlar

“Biz  kadınların neredeyse tüm ülkelerde sınırlı siyasal hakları olduğu bir gerçek. Ama toplumsal gücümüz var. Bu gücü sonuna kadar kullanmalıyız (…) Şimdi gururla sosyalizm bayrağını açalım!“ Clara Zetkin

Tarih 25 Ekim 1917’yi  gösterdiğinde dünyayı temellerinden sarsacak olan bir devrimle karşılaştı insanlık. “Toprakta, fabrika ve işletmede özel mülkiyeti ortadan kaldırmak ve bütün devlet iktidarını emekçi ve sömürülen yığınların ellerinde toplamak” ifadesiyle geçti tarihe bu devrimin en özet tanımı. Yani üretim araçlarının özel mülkiyeti tamamen kaldırılmış ve hakim sınıflar bertaraf edilmiştir. Buna karşılık sosyalist üretim ilişkileri hâkim kılınmıştır. Kısacası toprak, doğal kaynaklar, sular, ormanlar, madenler, demiryolları, su yolları, havayolları, bankalar, iletişim araçlarının tamamen halkın yararına sunulduğu, sömürünün sonlandırılarak halkın kendisi için üretip-yöneteceği bir devrim... Ekim devrimi ve sonrasında Sovyet döneminde kadınların somuttaki durumuna geçmeden önce kısaca devrim öncesi kadının genel durumuna, araştırmacı Sibel Özbudun’un yazısından alıntılayarak göz atalım; “Böylesi bir toplumsal yapıda kadınlar, kuşku yok ki kendi sınıflarının yazgısını paylaşmaktaydılar: süs bebeği muamelesi gören -ve evlilikleri genellikle soylu aileler arasında bir ittifak stratejisi oluşturduğundan eş seçimi konusunda söz hakları bulunmayan- aristokrat kadınlar; kız çocukların ataerkil ailelerinin mülkü sayıldığı, çoğunlukla okur-yazar dahi olmayan, hukuksal özne olmayan meschiane kadınlar; hemen hiçbiri okur-yazar olmayan, yaşamları dinsel buyrultuların boyunduruğuna teslim, yoksulluk ve yoksunluk içindeki yaşamlarını ağır işçilikle geçiren köylü kadınlar… “Çarlık Rusyası’nın en “özgür” kadınları, çoğunluğu yoksullaşmış toprak sahibi ailelerden gelen, kentli serbest meslek sahibi, aydınlanmış intelligentsia’nın kadınlarıydı. Yasal olarak olmasa da, fiilî olarak oldukça özgür bir konumdaydılar; eğitimliydiler ve toplumsal yaşama etkin biçimde katılıyorlardı. Örneğin 1913 yılında Rusya’da tüm doktorların yüzde 10’u, tüm öğretmenlerin yüzde 8’i kadındı. Çarlık Rusyası’nın en önemli kültürel armağanı çok sayıda kadın yazar, şair, sanatçı ve balerin, bu zümreye dâhildi. Hiç kuşku yok ki, XX. yüzyılın ilk onyılında Rusya’yı derinden sarsan Narodnik ve ikinci onyıla damgasını vuran Bolşevik hareket içinde öncü konumdaki kadınlar da… “Ve nihayet,  Ekim Devrimi’nin gövdesini oluşturan işçi kadınlar… Rusya’da sanayi proletaryası, sanayi devriminin ülkeye ulaştığı XVIII. yüzyıl ortalarına doğru ortaya çıkmıştır ve Avrupa’da olduğu gibi, öncelikli olarak topraksızlaşmış köylülerden oluşur. Rusya’da erken sanayi dönemi işçilerin, ama en çok da Rusya burjuvazisinin çok daha düşük maliyetli olduğunu erken bir dönemde sezinleyip üretime çektiği, atölye ve fabrikalarda istihdam ettiği, ya da evlerinde parça başı olarak çalıştırdığı kadın ve çocuk işçilerin insafsız sömürüsü üzerinde yükselmiştir. Sefalet ücretleri karşılığında günde 13-14 saat çalıştırılan yetersiz beslenmiş, çelimsiz, bitkin bir kadın-çocuk işçi ordusu…Ne ki, hangi sınıftan olursa olsun, eski Rusya’nın tüm kadınları, yasal haklardan yoksundu.” [Sibel Özbudun, Ekim devrimi, sosyalizm, kadınların kurtuluşu(1,) 2014] Farklı sınıf, ulus, din ve dile sahip 160’ın üzerinde etnik kimliği barındıran 15 Cumhuriyetli Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde toplumunun yarısı olan kadınların hem yasal olarak hem de yaşamın her alanında karşılaştığı ve burada ne kadar anlatsak eksik kalacağını düşündüğümüz baskı ve sömürünün, en ağır yoksulluk ve savaşlarla birlikte düşünüldüğünde, kadınların durumunun hangi boyutta olduğu daha net anlaşılacaktır kanaatindeyiz.

Peki Ekim Devrimi sonrası Sovyetler’de kadınların eşitliğinde durum nasıldı? Sovyetler tarafından devrimin henüz ikinci yılında yasa ile de garanti altına alınan bir dizi amaçlar, tedbirler kadının erkekle olan tam hak eşitliğini hedefleyerek sadece yasalar üzerinde değil; aynı zamanda yaşamın bütün alanlarında da kadının kendisini birey olarak var edebilmesini koşulluyordu. Kadınların yasalar önünde eşitliğinden, ev ve çocuk bakımının kadının omuzlarından alınarak toplumsallaştırılmasına kadar hayata geçirilmeye çalışılan bir dizi devrimci uygulamalara yaşamın en önemli alanlarından örneklerle göz atalım istiyoruz.

 Üretim alanında kadın

Sovyet Hükümeti’nde yer alan ve kadına yönelik büyük önem teşkil eden yasal güvencelerin başında hiç kuşku yok ki “eşit işe eşit ücret”, 8 saatlik iş günü ve anne-çocuğun korunmasına dair olan kararnameler gelmekteydi. Bunların yanı sıra köylüye toprak dağıtımında ailelere değil, bireylere kendi parselini verme yöntemini izledi. Annelik ve ev emekçisi kadının çamaşır, yemek çocuk bakımı vb. gibi ev içi faaliyetlerini, toplumsal üretimdeki çalışmaya denk gelecek kamusal fonksiyonlar olarak tanımladı. En önemli madde olan “eşit işe eşit ücret“ilkesini yasalarla güvenceye almak tek başına yeterli olmadı, çünkü kadınların nitelikli iş alanlarında, genel olarak üretimin her alanında olabilmesinin koşulları (kalifikasyon) devrim öncesinde yoktu. Sovyetler bu koşulların sağlanması için kadın örgütlenmesi olan Jenotyel başta olmak üzere, sendikalar ve diğer örgütlenmelerle birlikte bütün gücünü seferber ederek kampanyalar düzenledi. Kadınların okur-yazarlığının yaygınlaştırılacağı, meslek edinebilecekleri ya da kendilerini geliştirebilecekleri okulları ve kursları hayata geçirmek için kültür klüplerinde, kollektif çiftliklerde, işletmelerde devasa çalışmalar yürütüldü. Kadınların toplumsal üretime katılabilmeleri için çocuklarını emanet edebilecekleri ve çocuklarının yetiştirilmesine yardımcı olacak yaygın bir çocuk bakım/eğitim kuruluşları (kreşler, yurtlar, yatılı okullar, etüt merkezleri vb.) ağı yaratıldı. Mahallelere, tek tek fabrikalara dek örgütlenen yemekhaneler, kantinler, çamaşırhaneler, terzihaneler, alınan diğer önlemlerin başında geliyor. Böylelikle bu önlemler aynı zamanda kadının toplumsal yaşamın örgütlenmesine çekilmesinin bir aracını da oluşturdu. Elbette zorluklara göğüs gererek, geleneksel önyargılarla mücadele ederek kendini dinamikleriyle yeniden vareden kadınlar için kadınlarla beraber çok yönlü bir uğraş verildiğini de belirtelim.

 Politikada kadın

 Ezilen ve   sömürülenlerin “devletin demokratik yönetimine sürekli, koşulsuz ve tayin edici bir şekilde” katılmalarını sağlayan araçtı Sovyetler.  Peki ya kadınlar?  Tarihler boyu ezilen cins olan kadın ise bu devrimin en az yarısına talipti demeliyiz.  Onun  eşit hak ve sorumlulukla toplumsal yaşamın her alanında yer almasının önemli bileşenlerinden birisiydi siyaset. Öyle ya, üreten  biz isek yöneten de biz olmalıyız. Sovyetler’de   kadınların yasayla güvencelenen politik haklarından en önemlisi de seçme ve seçilme hakkıydı.  Fakat tek başına bu hakkın yasayla güvence altına alınmasının yetmeyeceğini bilen Sovyet devleti, yasaların yaşamla hayat bulması için bu hakkı koşullayacak maddi zemini de hazırlamalıydı. Zira eski rejimde baskı ve sömürüden, eşitsizlikten yaşamın her alanında “nasiplenen” kadın için şimdi devleti yönetmek, toplumsal yaşama gerçekten katılmak yepyeni bir durumdu. Pratikte katılmak ve hemen sonuç beklemek düşünülemezdi. Bu yüzden Sovyet iktidarı, kadınları devlet yönetimine sabırla, ısrarla ama etkin bir biçimde yetiştirerek katmayı amaç edindi.

Bu arada elbette henüz kökü kazınmayan erkek egemen tutumlara karşı da mücadele ederek bu zemin yaratılmaya çalışıldı. Tam da bu noktaya dikkat çekmeye çalışan devrimci kadın önderlerden Nadejda Krupskaya şu tespitte bulunuyor; “Kadınların yasa önünde var olan eşitliği, yaşamda da gerçekleşmiş olsaydı, o taktirde Sovyetlere seçilen kadınların oranı %50 civarında olurdu. Durum böyle değildir. Eskinin mirası halen çok güçlü. Kadınların Sovyetlere gerekli katılımının önündeki en önemli engellerden biri onların kültürel geriliğidir.” Bir yandan bu yetersizliğe dikkat çekerken Krupskaya, diğer yandan, gözlemini paylaştığı bir konferans vesilesi ile de kadınlardaki büyük değişimi şu ifadelerle aktarıyor;

 “Kongrede ilk dikkat çeken şey, delegelerin kullandığı dilin değişmiş olmasıydı. İki veye üç yıl önce işçi ve köylü kadınlar bu şekilde konuşmuyorlardı. Dilleri tüm orjinalitesini muhafaza ediyordu fakat buna birçok yeni fikir ve ifade eklenmişti.Konuşmacılar değişik cumhuriyetlerden gelen yoksul köylü kadınlar ve bayan tarla işçileri madenlerden,dokuma fabrikalarından ve balıkçılık bölgelerinden gelen kadın işçiler iyisiyle kötüsüyle herşey hakkında cesurca ve samimice konuşuyorlardı.Başlarında eşarp, elleri çalışmaktan nasırlaşmış bu kadınlar planlı ekonomi,izlenceler, vergilendirme, pratik çalışma,başkanlık divanı toplantılarına katılma,çiftlik envanteri,kadınların teşviki,bürokrasiye karşı mücadele,kalitenin yükseltilmesi,kontrol,zararlar vb. gibi konular üzerinde konuşuyorlardı.”

Eğitim alanında kadın

 Yaşamda da cinsiyetlerarası eşitliğin hakkını vermeye çalışan Sovyet iktidarı, halk kitlelerinin ve kadınların bilgi ve bilimle buluşmasının muazzam koşullarını yaratmıştır. Eşit, parasız ve bilimsel eğitim, devlet güvencesinde halka sunulan değerli hizmetlerdendi. Bu güvence bununla da kalmıyor, kalifiyeleşmek ya da yüksek öğrenim görmek üzere eğitim alan işçi ve emekçiler, geçim kaygısını ortadan kaldıracak bir maddi destek ve teşvik de görüyorlardı. Devrimden hemen sonra uygulamaya konan kız ve erkek çocuklar için parasız genel zorunlu eğitim uygulaması, kadınların eğitim alanındaki hak eşitliğinin ve iş alanları ile üretimin nitelikli alanlarında kalifiye bir şekilde yer alabilmesinin engellerini ortadan kaldırdı. Oranlarla ifade edecek olursak 1956’da yüksek okul ve üniversitelerde öğrenim gören öğrencilerin %50'ye yakını, aynı yıllarda SSCB bilimler akademisi çalışanlarının %42,3’ü kadındı. Üniversitelerde öğretim elemanlarının %30’undan fazlasını kadınlar oluşturuyordu. Bütün bunların, 39 yıl öncesinde kadınların eğitim hakkından neredeyse tamamen yoksun olduğu bir ülkede gerçekleştirildiğini de hatırlatmak isteriz.

 Sağlık alanında kadın

 En önemli adımları kısaca şöyle sıralayabiliriz; Sovyet iktidarı   tarafından Anne ve çocuğun korunmasının “doğrudan devletin yükümlülüğü” olduğu ilan edildi.1920 yılında kürtaj yasal bir hak olarak tanındı. Böylece kadın çocuk sahibi olup olmama konusunda, kendi bedeni ve yaşamı üzerinde  söz sahibi olabilecekti.  Yine   kadınlar doğum  öncesi ve sonrası ücretli izin hakkına sahip oldular. Ülkedeki yüksek bebek ve çocuk ölümlerinin ve doğum sırasında anne ölümlerinin önlenmesine yönelik mücadele başlatıldı. Bunların dışında hamileler ve emzirenler için özel yurtlar, fabrikalarda kreşler, garlarda vb. kamusal alanlarda anne ve çocuk için özel odalar yaratıldı.  Bu  arada sağlık hakkının halka parasız sunulduğunu da belirtelim.

Hukuk ve ailede kadın

 Sovyetlerde hukuksal düzenlemede kadın hakları da diğer cinsle tam eşitliğini sağlayacak, insanın insan olmasından gelen hakları teslim edilmesi amaçlandı. Yasayla güvenceye alınan en temel birkaç örnek verelim. Aile yasasına göre eşler birbirine eşit kabul edildi. Eşler isterlerse kendi soyadlarını kullanabilecekti. İki tarafın da boşanmak istemesi durumunda mahkeme kararına gerek olmadan, tek tarafın talebi olması durumunda ise mahkeme kararıyla boşanma işlemi gerçekleştiriliyordu. 1926'da çıkan yeni bir yasa ile boşanma tek tarafın talebiyle de mahkeme olmaksızın gerçekleştirilebilir hale geldi. Yine dönemin Sağlık Enstitüsü müdürü, cinslerarası ilişkilere değinen Sovyet hukukunun hangi ilkelere dayandığına atıfta bulunarak “devlet ve toplum hiç kimse incinmedikçe ve başkalarının isteklerine tecavüz edilmedikçe eşcinsellik konusunda yasaklama getiremez” demekteydi. Aile ve annelik uygulamalarına, düzenlemelerine ilişkin pratikleri bölüm boyunca sıkça dile getirdik ancak yöne de sözü, devrime ve kadınların kurtuluşuna büyük katkıları olan devrimci önderlerden Kollantai’ye bırakmak istiyoruz;“Annelik sorunu, işçi sınıfının yazgısıyla yakından ilişkilidir ve bu sınıfın kadınlarının olduğu kadar erkeklerinin de sorunun çözümünde çıkarları vardır. Ancak annelerin desteklenmesi ve çocukların gözetilmesi konusunda temel toplumsal bir ilkenin yerleşmesi halinde, işçi sınıfı içindeki kadın-erkek ilişkileri bugün onları yozlaştırmaya hizmet eden burjuva niteliklerden tümüyle arınacaktır. Ancak böyle bir arınma, yeni bir ahlak anlayışının gündeme gelmesini kolaylaştıracak ve hareketin gerektirdiği kadın-erkek ilişkilerinin kurulmasını sağlayacaktır.(…)Bu durum modern toplumsal ilişkiler bütünü içinde, ne kadar gerçek ve kalıcı bir çözüme ulaştırılabilirse, insanlık tarihinin yeni çağlarına uzanan yol da o kadar kısalacaktır.” (Alexandra Kollantai, Toplum ve Annelik, Petrograd, 1916 tarihli konuşmasından)

“İşçilerin devletinin cinsler arasında yeni bir ilişki biçimine gereksinmesi vardır. Annenin kendi çocuklarına olan dar ve kıskanç sevgisi proletarya ailesinin bütün çocuklarını kucaklayacak kadar genişlemek zorundadır. Kadının hizmetçiliğe dayanan çözülemez evlilik yerine işçi devletinin iki üyesinin karşılıklı sevgi ve saygıyla güçlenmiş, haklarda ve özgürlüklerde eşit iki üyesinin özgür birliğinin yükseldiğini göreceğiz. Müstakil ve bencil ailenin yerine, büyük evrensel, içindeki işçilerin her şeyden önce ve yoldaş olacakları bir işçi ailesi yükselecek. Yarının komünist toplumunda kadın ve erkek ilişkileri böyle olacak. Bu yeni ilişki, insanlığa, eşlerin gerçek toplumsal eşitliğince sağlanacak, özgür aşkın bütün mutluluklarını sağlayacaktır, bu mutluluklar kapitalist rejimin ticari toplumunca asla bilinmezler.” (Alexandra Kollantai)

Kültür ve Sanatta kadın

Devrimle parelel bir şekilde gelişen kültürel değişime, kültür devrimine kadınların aktif katılımı oldukça yüksekti. Bunda çalışma hayatındaki kadınların sadece onbinlercesinin kültür kurumlarında yer almasının da büyük payı var. Bütün bu kadınların başında hiç kuşkusuz, yaşamının sonuna kadar Kültür ve Aydınlatma İşlerinden Sorumlu Eğitim Bakanlığı yardımcılığını sürdüren Nadejda Krupskaya gelir.  Onun yönlendiriciliği altında kültür alanında olağanüstü kadınlar yetişmiştir.  Sağlanan eğitim ve  okuma-yazma kampanyalarının ardından, milyonlarca yetişmiş eleman ekonominin ve kültürün bütün alanlarına seferber edilmişti. Sovyetlerin dört bir yanında sayısız kültür kurumu yaratılmıştı: Kültür evleri, radyolar, tiyatrolar, yayınevleri, kütüphaneler, kulüpler, müzeler, araştırma merkezleri, enstitüler vb. Bütün bu kurum ve kuruluşlar halkın hizmetine açılmıştı.  Sovyet sanatı gerçek anlamda kitlelerin sanatı, halkın sanatı haline geldi. 1956'da kulüplerde,  kültür evlerinde, fabrikalarda, işletmelerde ve kamu kurumlarda, kısacası her yerde amatör korolar, tiyatro ve dans grupları mevcuttu. 350 bini  bulan bu amatör sanat gruplarındaki 5 milyonu aşkın katılımcının yarısından fazlasını kadınlar oluşturuyordu. Yalnızca bunlar değil, bale, resim, müzik, edebiyat, sinema, mimarlık tiyatro... sanatın her alanında birçok kadın yalnızca ulusal değil, dünyaca üne kavuşmuş, ödüller kazanmışlardır.

Bitirirken

 Belli başlı alanlarda gerek yasal güvencelerle, önlemlerle gerek bir adım öne çıkarılarak pratikte hayat bulan Ekim Devrimi ve Sovyet iktidarı uygulamalarını buradaki alanımızın sınırlılığı ölçüsünde ele almaya, yer vermeye çalıştık. Başta SSCB içerisindeki Doğu Cumhuriyetleri’ndeki kadınların özgün durumları ve hakları olmak üzere kadınların toplumsal yaşama tam haklarla katılımı konusunda, örgütlenme biçimlerinden, çözüm alternatiflerine, kadınların söz-yetki-karar mekanizmalarındaki azim ve kararlılıklarından, devrime ve kadınların kurtuluş mücadelesi tarihine mal olmuş sayısız kadın portrelerine kadar yer veremediğimiz deneyimler mevcut. Yine Hitler Faşizmine karşı savaşta Sovyet kadınlarının rolü ve payına yer veremedik. Aynı zamanda başlı başına ayrı bir sunum ve üzerinde hassasiyetle durularak incelenip ele alınması gerektiğini düşündüğümüz bir diğer konu da, sosyalizmde geriye dönüşlerde ve yaşanan geri adımlarda kadınların kaybettiği mevziler ve bundan çıkarılacak dersler. Deneyim ve birikimlerimizden “yeni kadın” ve “yeni insan”ı yaratmak amacıyla daha ileriyi yaratmak için ders çıkartmalıyız derken tam da bu sorgulamalardan, doğruyanlış ve nedensellik analizlerinin ihtiyacından bahsetmekteyiz. Çünkü özünde sınıf savaşımları olan toplumlar tarihinde, marksizm bilimi, bize bıraktığı materyalist tarih anlayışıyla “…kadın sorunu hakkında hazır reçeteler değil ama çok daha iyi bir şeyi, onu incelemek ve kavramak için doğru, emin yöntemi verdi. Kadın sorununu genel tarihsel gelişmenin akışı içinde, genel toplumsal bağıntılar ışığında onun tarihsel olarak koşullanmışlığını ve haklılığını açıkça kavramayı, onun yöneldiği hedefleri, ortaya çıkan sorunların çözümünün ancak hangi koşullar altında bulunabileceğini bilmeyi ancak materyalist tarih görüşü olanaklı kılmıştır.”